22 Şubat 2026 Pazar

KAPİTALİZM BELASI

 

Nasıl oluyor da insan kendi seçtiği yolun kalebenti haline geliyor ya da rüyalarımız dahi tekdüzeleşiyor?

Bunun sorumlusu kim?

"Kapitalist düzenin, neoliberal politikaların insanlığa getirdiği yaşamlar birer nimet mi yoksa bir tür kölelik düzeni mi? İnsan kendi iradesiyle nasıl köleleşir? Köle deyince siyahlar geliyor aklımıza, peki bugün bir market kasasında oturmadan saatlerce ayakta kalan Dilek, sistemin kölesi değil mi? Ya da can güvenliği, sosyal güvencesi olmadan çalıştırılan işçiler, çocuklar köle değil mi?"


EDA KÖPRÜ YILMAYAN


***


[A]sıl husus, üretim tarzları mı yoksa gücü kimin elinde tuttuğu mu? Çünkü neden? He abim, neden? Kapitalizm, meta mübadelesi ve krediye, borçlanmaya dayalı. Ama yine bu sebeple hep krize açık. Göçebe, avcı toplayıcı toplumlardan geçiş; depolama, mülkiyet ve biriktirme ile başlıyor. Devlet yapısıyla hareket özgürlüğü sınırlanınca ve üstüne bir de biriktirme ile güç dengesi kaybolunca, insanlar yönetilebilir ve sömürülebilir hâle geldiler. Yani kapitalizmin şemsiyesi para ve kredi. Zengin görüntüsünü, iki temel kaynağı; toprağı yani doğayı ve insanı kurutarak yaratıyor.

(FUAT SEVİMAY - Aziz İle Nikola, İthaki Yayıncılık)


***


"Kapitalizmden sürekli çalmak gerek,
zira ne kadar çalarsanız çalın onun sizden çaldığı miktara asla ulaşamayacaksınız,
o sizden neşeyi çalıyor ve neşenin fiyatına paha biçilemez."


(MANUEL VILAS - Neşe, Bilgi Yayınevi)






Merhaba!

14 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLE BENİ

 


İkinci Dünya Savaşı'nda ordu gazetesi Kızıl Yıldız'ın ve Savaş Bayrağı'nın savaş muhabiridir Konstantin (Mikhailovich) Simonov.
Askerliğini gazeteci olarak yapar. Cepheden cephe gerisindeki Sovyet halkına savaşla ilgili haberleri ulaştırıp durur. Bu haberler ona Stalin Ödülü'nü kazandırır.
Savaş, cephe izlenimlerini, lirik ve epik şiirler yazar. İkinci Dünya Savaşı yıllarının unutulmaz şiiri "Bekle Beni", cepheye savaşmaya gönderilen gençlerin geride kalanlara içten seslenişidir.
(...)
Romanlarıyla da ülkemizde tanınan Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlar. Nazi ordusu Moskova'yla Stalingrad kentlerini kuşatır. Simonov'un çalıştığı Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazeteleri onu savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderir. 
Simonov, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde yaşananları cephe gerisindeki halka duyurur yazılarıyla, haberleriyle. O yalnızca bir gazeteci değil, yarbay rütbeli bir askerdir de. 
Dünyanın en tanınmış, en bilinen, savaşı anlatan; cepheden sevdiğini, Valentina Serova'yı düşüne düşüne, onu özleye özleye yazdığı "Bekle Beni" şiirinin yazılış öyküsüne gelince:
Cephede, savaşın en soluk kesici biçimde sürdüğü, mermilerin havada uçuştuğu, çığlıkların, ölümlerin, yaralanmaların alıp başını gittiği bir gece, 25 yaşındaki Simonov hep olduğu gibi sevgilisinin yanında olmasını ister, onu düşünür, özler.
Çıldırmak üzeredir savaş ortamından, gecenin dayanılmazlığından. Bunu önlemenin tek bir yolu vardır: Sevdiği kadınla konuşmak! Günün birinde geri dönecek, sevgilisine kavuşacaktır, buna yürekten inanır. Günü gelir, döner de. Sevdiğiyle de evlenir. Uzun mutlu bir yaşamları olur sonu ayrılık da olsa. 
Savaş yıllarının o ünlü şiiri "Bekle Beni" o korkunç, dehşet saçan gece doğar, yazılır. Simonov, sevgilisi Valentina'yla birlikte yaşamayı düşlediği yılları da düşünür bu şiiri onunla konuşur gibi yazarken:

"Bekle beni, döneceğim
Bütün gücünle bekle.
Bekle, sarı yağmurlar
Hüzün getirdiğinde.
Bekle karda, tipide
Bekle bunaltırken sıcak
Bekle, kimseler beklemezken
Geçmişi unutarak.
Bekle, uzak yerlerden
Mektup gelmez olduğunda,
Bekle, birlikte bekleyenler
Beklemekten usandığında."

Simonov, izne çıkan bir askere şiirini verir çalıştığı gazeteye bırakması için. Savaş tüm hızıyla sürer, ölümler, acılar, korkular sürer de sürer. Sonra da savaşın acımasızlığı her yeri kuşatır.
Simonov, şiirinde herhangi bir haber alamaz ama şiirin etkisi almış başını gidiyordur bütün ülkede. 
Herkesin dilindedir şiir. Cephede oğlu, sevgilisi, eşi olanlar adeta bu şiire sığınırlar. Beklemekten başka çaresi olmayanlar bu şiirle güç bulurlar bir bakıma.
"Bekle Beni", savaşın zorluklarını ve insan ilişkilerini yalın bir dille anlatır:

"Döneceğim, bekle beni
Ve iyilik dileme
Artık unutmak gerektiğini
Söyleyenlere.
Varsın oğlum ve anam
Yok olduğuma inansınlar.

Varsın, yorulup beklemekten
Otursun ateşin başına dostlar
İçsinler o acı şaraptan
Rahmet dileyerek yitene
Bekle. O şaraptan 
İçmekte acele etme.

Bekle beni döneceğim
Tüm ölümlerin inadına.
Varsın, beklemeyenler
Yorsunlar bunu şansa.
Anlayamayacak onlar
Nasıl ortasında ateşin
Kurtardı beni
Senin bekleyişin.
Nasıl sağ kaldığımı
İkimiz bileceğiz sadece:
Başardın beklemeyi sen,
Kimsenin bekleyemediğince."

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

8 Şubat 2026 Pazar

DİL VE DÜŞÜNCE

 

Beklerken dayanamadım, alaylı bir filozof olduğunu bilirdim.
"Baba, Batı'da ilk yıl ciddi bir düşünce tarihi dersleri veriyorlar gençlere," dedim.
"Felsefe mi?"
"Öncelikle felsefe, bilim tarihi."
"Evet evet... Altyapının sağlamlığı. Beynin kıvrımlarını harekete geçirmek. Düşüncenin serbest bırakılması, hatta tetiklenmesi. İnsanoğlunun en büyük icadı dil, en müthiş aracı düşünce. Felsefe bütün bilimlerin ana kraliçesi. Bir filozof öyle demişti. Russell'dı sanırım, Popper miydi acaba? Yoksa yanılıyor muyum? Neyse, söz önemlidir, söyleyen sonra gelir."

(FATİH ATİLA - Beethoven Club, KeKeMe Yayınları)


***


"...Barış davasına mı katılmak istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Köylünün kalkınmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Veremin kalkmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Önce dil. Dil düşüncenin aracıdır da onun için. Dilsiz düşünülemez. O sizin söylediğiniz davaların hepsi düşünceye dayanır. 
O sizin söylediğiniz davalara Avrupalılar bizden daha iyi çalışıyorlar. Neden? Yüzyıllardan beri kurulmuş dilleri var da onun için, o dille düşünebiliyorlar, o dilin yardımı ile düşündüklerini söyleyebiliyorlar da onun için. XVI. yüzyılda Ronsard, Rabelais, Amyot, Montaigne gibi adamlar Fransız dilini kurmasalardı, bir Descartes yetişemezdi, Voltaire, Rousseau, Montesquieu, Diderot yetişemezdi, Fransız Devrimi olmazdı..."

(NURULLAH ATAÇ - Ararken, TDK Yayınları)


(Nurullah Ataç kazandırmasaydı "anı, anlatı, aşama, bağnaz, beğeni, bellek, betimlemek, bildiri, bilge, bilim, bilinç, birey, çeviri, dayanışma, devrim, doğa, düşün, eleştiri, erdem, esin, etki, eylem, ezgi, gerçekçi, giysi, giz, güldürü, günce, içerik, izlenim, karabasan, katkı, konut, kuşak, nesnel, olay, olumlu, ozan, ödev, öğreti, önermek, öykü, özgün, özgürlük, sav, sorumluluk, sorun, söyleşi, tanım, toplum, tutku, ulusçuluk, us, utku, uyak, uygar, yanıt, yankı, yapıt, yargı, yasa, yaşam, yazım, yazın, yetki, yoksun, yöntem" ve daha yüzlerce sözcükle tanışmayacaktık.)

***


"Dil yürüyor! Yürüyenin önünde durulmaz."


NÂZIM HİKMET






Merhaba!

1 Şubat 2026 Pazar

DOĞAN KUBAN

 

"Bizim kuşak İslam dünyasında eşi olmayan bir Cumhuriyet Devrimi'nin içinde yetişip ona omuz veren bir kuşaktır. Bizi yabancı emperyalizmler değil, ona karşı çıkanlar yetiştirdi."

DOĞAN KUBAN


'SORUMLU AYDININ GÖREVİ AÇIK: 
ÇAĞDAŞ DÜNYAYA BİLGİ TOPLUMUNU ÖRGÜTLEYEREK KATILMAK İÇİN TOPLUMU HAZIRLAMAK !'

"Her toplumun geleceği kendi elindedir. Kafası değişmeden yaşayan toplumlar sadece sömürülenlerdir. Geleceği kurtarmanın tek yolu kirletilmiş, içeriği saptırılmış kavramlarla savaşmaktır. Gelecek ütopyalarının hayale değil akla gereksinmesi var.
Cehalet vurdumduymazlık maskesi takmış ve ülkenin afakını sarmış, siste kimse bir şey görmüyor. Bilim teknoloji ikilisinin ve bütün dünya kültürlerinden süzülmüş verilerin katılarak tanımlanan tek uygarlığa katılması çağdaşlığı tanımlayan olgudur.
Sorumlu aydının görevi açık: Çağdaş dünyaya bilgi toplumunu örgütleyerek katılmak için toplumu hazırlamak."
Gelecek ve Kendini Öğrenemeyen Toplum adlı kitaplarında "Aklı geçmiş toplum modellerinde kalmış olan bir toplum çağdaş teknolojiyi kullansa da önceliklerin neler olduğuna karar veremeyeceği için geleceğini programlayamaz" düşüncesiyle 15. yüzyıldan bu yana Batı dünyasını yönlendiren dünya görüşü ışığındaki yazılarını "Cumhuriyetçi kuşaklar birbirlerinin hocasıdır" düşüncesiyle sundu. 

'CAHİLİN ÖZELLİĞİ, KOLAY YÖNLENDİRİLMEKTİR;
BAĞNAZ, KIŞKIRTILAN CAHİLDİR.
SÖMÜRÜLMEK DE BUNUN DOĞAL SONUCUDUR !'

Emperyalistlerin bağımlı kılmak istediği Müslüman dünyasını el altında tutmak için "cehalet"i kullandığını, Kemalizm ya da Atatürkçülüğün "Çağdaş olmaya çağrı" olduğunu söyleyerek vurguladı:
"Bilimsel düşüncenin sürekliliği Avrupa'da Descartes'a kadar uzanan dört yüz yıllık bir felsefi ve bilimsel birikimdir. Bu, çağdaş dünya görüşünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Bunu değiştirecek güç dünyada yoktur. O nedenle onu dışlayacak bir entelektüel çaba da olamaz. Onu dışlamaya çalışan kendini de dünyadan dışlamayı göze alan demektir.
Müslümanları ırk ve mezhep propagandasıyla birbirlerine düşürmek İngiliz emperyalizmi ile başlayan bir Batı stratejisidir. Cehalet ve dinin gerici yorumu, 1.5 milyarlık bir köle dünyasını elden kaçırmamak isteyen Batı dünyasının 21. yüzyıldaki en büyük silahıdır.
Cahilin özelliği, kolay yönlendirilmektir; bağnaz, kışkırtılan cahildir. Sömürülmek de bunun doğal sonucudur. Dünyada garip şeyler oluyor, İslam ülkelerinde gökdelenlerle mücahitler aynı hızla çoğalıyor ve bilim aynı hızla dışlanıyor."

'ÖĞRETİM YARI CAHİLİN YA DA SÖMÜRÜCÜNÜN ELİNDEYSE AMACINA ULAŞAMIYOR'

Bütün kötülüklerin "bilgisizlik sömürüsü"nden kaynaklandığını, "cehaletin temel bir hastalık" olduğunu söyleyerek Yarını Baştan Tanımlamak'ta uyarmaya devam etti:
"Einstein çok zaman önce 'Eğer dünyada yaşayacaksak her şeye yeniden başlamak gerekecek!' demişti. Aydının savaşı burada başlıyor.
İnsanlara geleceğin ne hazırladığını anlatma yollarını bulacaklar. Bu yeni bir devrimdir. Silahla değil akılla olacak.
Bu bütün buluşlardan daha zor görünüyor. Arapça olursa daha dindar, Farsça olursa daha edebi olur diye düşünmüş bir kültürden geliyoruz. Bilgisizlik sömürüsünden kaynaklanan kötülükler ekonomik dengesizliğin temel nedenlerinden biridir.
Bizim sorunumuz cahil toplumu eğitmektir. Ne var ki öğretim yarı cahilin ya da sömürücünün elindeyse amacına ulaşamıyor. Türkiye cehaletiyle övünen olağanüstü bir ülke!."

'TÜRKİYE BÜYÜK BİR YALAN ORTAMINDA YAŞIYOR'

Uygarlaşamamanın nedeninin cehalet olduğunu söyleyen Kuban, Umutsuzluk Yakışmaz'da "Türkiye'nin uygarlaşamamasının nedeni kendi cehaletidir. Düşünme insanın işidir fakat her insan düşünmez.
Koca ülke neden debeleniyor? Çünkü yaşam düşünce odaklı değil nesne odaklı. Bu tavır çağdaş dünyaya paralel. Bu durumu biraz rahatlatan, binlerce yıldır orada burada birikmiş bilgelikler. En az biriktirenler debeleniyor.
Türkiye büyük bir yalan ortamında yaşıyor. Buna olanak veren toplumun cehalet mirasıdır. Bu, kavramsal düşüncenin gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor. Büyük kente gelen köylü birkaç yılda ne kadar kentli olabilirse o kadar çağdaş olabiliyoruz" sözleriyle uyarmayı, aydınlatmayı, cehaletle savaşıma çağırmayı sürdürdü.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!