Geçmiş yüzyıllarda Beyazıt Meydanı dut ağaçlarıyla doludur. Kâğıtçılar ve bin çeşit eşya satan dükkânlar meydanın çevresini süsler.
Reşat Ekrem Koçu Binbirdirek Batakhanesi adlı romanında Beyazıt Meydanı'nın XVI. yüzyıldaki dut ağaçlarını şöyle anlatır:
"Beyazıt Meydanı'nın dutları kırk kadar ağaçtı. Her yıl dut mevsimi, çarşının çıraklarından on beşer, on altışar yaşında kırk oğlan dutçu seçilirdi. Küçük hâfızlar her sabah Sultan Beyazıt Veli'nin hamamına girerler, yıkanıp boy aptesti alırlar, sabah namazından sonra da kolları sıvalı, çıplak ayaklarında takunyalar, ilahi okuyup meydanı üç defa döner dolaşırlar sonra ağaçlara çıkıp yerlere serilmiş tertemiz çarşaflara dalları silkelerlerdi. Ve her çocuk kendi silkelediği dutları 'Sultan Beyazıt Veli'nin ruhu için!' diyerek gümüş kepçelerle İstanbul halkına dağıtırdı."
Burada, [Beyazıt] Camii'nin önündeki çınarın dibinde XVI. yüzyılda divan şairlerinden Zâtî'nin küçük bir dükkânı da vardır. Balıkesir'de doğan, orada bir süre çizmecilik yaptıktan sonra İstanbul'a gelen ve II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman çağlarında devlet büyüklerine yazdığı kasidelerle geçinen Zâtî (1471-1546) yaşlılığında burada remil atarak geçimini sağlar. Şair Zâtî'nin Remilhanesi diye ün salmış bu dükkânda Zâtî genç ozanlara dersler verir, onların yetişmesine çalışır. Buranın gediklilerinden biri de şair Bâkî'dir.
(SALÂH BİRSEL - Kahveler Kitabı, İş Bankası Kültür Yayınları)
***
Zâtî'nin Beyazıt'taki Dükkânını Anlatır
Kırağı düşmüş soğuk mermer zemini süpürmeyi bırakmış, içeriyi gözetliyordu meydancı. Beyazıt Camii'nin kocaman avlusunda yan yana dizilmiş dükkânların önünü her sabah hızlıca süpürür, Zâtî'nin dükkânının önüne gelince yavaşlardı. Ot süpürgesini elinden bırakmadan, burnunu cama iyice yaslardı. Fark ederse, dikkati hemen dağılırdı Zâtî'nin.
Camın ötesinde her şey hep aynı görünse de kanmazdı meydancı. Hem şair hem remilciydi ya. Zâtî'nin dükkânında eşyalar havada uçuşuyormuş deseler bile yadsımazdı. O kadar olsa neyse. Feracesini takıp geleni de oradaydı.
Geniş avlu daima hareketli, tertemizdi. Ama güz mevsiminde kuru yapraklar olurdu. Yerdeki ak mermerin üstü, Bizans'tan kaldığı söylenen yaşsız bir devle, Fatih'in tek asırlık genç çınarlarının umursamazca döktüğü kuru yaprak öbeklerinden geçilmezdi. Bir de yeşil çam ağacının yanına kümelenmiş dut ağaçlarının -esnafın dut toplama merasiminden sonra- olgun, şerbetlenmiş tek tük dökülen taneleri.
Medreseli Gencin Akşamın Dar Vaktinde Zâtî'nin Dükkânına Gelişini Anlatır
Genç hevesliler, günün son durağı remilci dükkânının küçük tokmaklı kapısından teker teker girdiler. Ellerinde özenle ciltlenmiş çoğu meşin kaplı defterlerde okunmayı bekleyen gazel, kaside, mesnevileri vardı. Üstatlarının yanında selamla kafalarını eğerek buldukları tabureye oturdular. Üstleri başları, defne kokulu pak gençler, önce kendilerininki okunsun diye, yine birbirleriyle gizli bir yarışa girdiler. Sarayın kapısından bir kasideyle girip hami edinmek hepsinin hayaliydi. Zâtî ne derse itirazsız düzeltiyor hatta gerekirse aruzun kalıbını değiştirip yeniden yazıyorlardı. Böylesi büyük gazel ustasının yanında oturmak bile onlar için gerçekleşmiş bir hayaldi.
Fakat Zâtî'ye göre içlerinden biri hep dinliyor, sonra gidiyordu. Acaba ilk önce ne yazacaktı diye, merak etmiyor da değildi. Kaside, gazel, mesnevi yoksa mensur mu?
(...)
Geç vakitte kapının aralandığını görünce meraklandı, Zâtî. Gelen, medreseli gençti. Fakat tabiatı gereği ölçülü tavrıyla bekledi kapıda, içeri girmeden: -Hocam geç olmadıysa gelsem olur mu, dedi, elindeki kâğıdı göstererek. Zâtî, medreselinin neyi kastettiğini tahmin edince, acele etmekten vazgeçti. -Tabii, dedi. O vakitte okutamasa, bir daha okutamaz gibiydi gencin ifadesi. Nedense tez canlıydı bu yeniler, hemen olsun isterlerdi. Yeniden yerine oturmaya gitti. Genç, soğuyan dükkânın kapısını hızlıca kapatıp taburelerden birini hocasının karşısına çekti. İkisi de bu dar vakitte eski düzenlerine dönmüştü bile. Zâtî, her söze tamam diyecek bir ademî değildi. Onun yüreğindeki içtenliği, hevesle yüksünmeden gelişi, oturtmuştu Zâtî'yi tekrar yerine. Yorgunluğunu unutup merak ve heyecan onu da sarmış olacaktı ki, ayin başlamış gibi katılaştı: -Sen oku, ben dinleyeyim, dedi arifane bir edayla. Fakat birbirlerini bile zor seçtiklerini fark edince, içine sinmedi Zâtî'nin; çökmüş karanlığı aydınlatmak için epeydir kullanmadığı kandili buldu. Önce yağına baktı. Yaktığında etraf gün doğmuş gibiydi. Artık hazırdı. Alçak ses tonuyla başladı genç de okumaya:
Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dilber düşer
Gûyiya mir'ata aks-i pertev-i hâver düşer
(Ne zaman gönlüme sevgilinin yanağının hayali düşse,
sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur.)
Zâtî katılığını bozmadı: -Fikr-i ârız-ı dilber -sevgilinin yanağının hayali- bak sen... Devamını genç çekinerek getirdi: -Gûyiya mir'ata aks-i pertev-i hâver düşer. Tekrar mırıldandı Zâtî: -Sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur. Müthiş! Olamaz böyle sağlam, kusursuz söyleyiş. Bu mananın aruz ile uyumu, yok yok, genç birine ait olamaz, dalga mı geçiyor, diye düşündüğü yüzüne de yansıdı o anda. Bu medreseliyle konuşmalı, nasihatlerde bulunmalıydı. Burası remilci dükkânıydı. Sözün sırrıydı remil. Lazım gelirse de söylenirdi. İki mürekkebe kalem batıran hemen böyle oluyordu nedense. Akşam akşam, diye kızdığı yüzüne vurdu. Fakat genç ısrarla: -Medresedeki Karamanîzâde Mehmet Hocama yazdım. Eğer hatam yoksa yarın sabah hediye edeceğin, diye suçluymuş da suçsuzluğuna delil arar gibi söyledi. Zâtî'nin ikna olmadığını görünce isterse yemin edeceğini bile.
Zâtî çoktan kendi içine dönmüştü. İşin zorluğunu bildiğindendi itirazı. İfade kudreti, ince hayaller, ikinci manayı yakalamak kolay değil, diye düşündü. -Bir şartla anlarım, bunu senin yazdığını, deyiverdi. Aklına yeni başladığı sabahki gazel gelmişti. Remil baktıran hatunun yüzünü düşünürken, sonunu bir türlü getiremediğini söyleyemedi: -Aslında buldum fakat muhayyileme gelen, dilime gelmedi, dedi. Hayalini anlattı gence: -Yüzüne vuran ateşin aksi. Gözleri, hüznü, belli etmediği perişanlığı... Odun ateşinin aydınlığında geldi hayalime, dedi. Yarım bıraktığı gazele tekrar baktı, umutsuzca uzattı.
Hocasının anlattığı tahayyülü, sabah kapıda karşılaştığı kadına benzetse de söylemedi. Sadece o anın içindeydi şimdi medreseli. "Odun ateşinin aydınlığı," diye tekrarladı. Hocasının uzattığı yarım kalan beyite baktı. Genç, daha okurken aruzun kalıbına oturttu şiiri, bir an düşündü fakat o kadar kısa sürdü ki o an, elindeki kalem, sanki kendiliğinden gitti, kâğıdın üzerinde. Yanlış anahtarla zorlanan kapıya, doğru anahtarın takılması gibi açıldı tıkanan sözcükler. Şiirin tamamını son haliyle yeniden okusa da, Zâtî sadece eksik olan beyiti duydu. Hızla uzandı, aldı elinden. İçinden tekrar okudu:
Noldun inlersin felek hercâyi cananun mı var
Seyr ider her menzili bir mâh-tâbanun mı var
(Felek, ne oldu inliyorsun? Uçarı bir sevgilin mi var?
Her yeri dolaşan bir parlak ayın mı var?)
-Bir mâh-ı tâbanun mı var. -Her yeri dolaşan bir parlak ayın mı var? Zâtî, besmele çekti içinden. Tam ifade etmek istediğiydi bu. Heyecanını belli etmekten hiç rahatsızlık duymadı. -Hocana hediyeni verirken çok selamımı söyle, dedi.
Katladığı kâğıdı cübbesinin iç cebine özenle gülümsedi, genç Bâkî.
(MELİHA YILDIRIM - Remil, Alakarga Yayıncılık)
Merhaba!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder